Otobiyografim
Home Otobiyografim Soyağacım Fotoğraf albümüm Eğitimim Yayın listem Favorilerim Sunularım Bilgi kaynaklarım Seçtiklerim İlgi alanlarım Paylaştıklarım Güldüklerim Şiir Defterim Bağlantılar İletişim Geri Bildirimler

 

Home
Otobiyografim
Soyağacım
Fotoğraf albümüm
Eğitimim
Yayın listem
Favorilerim
Sunularım
Bilgi kaynaklarım
Seçtiklerim
İlgi alanlarım
Paylaştıklarım
Güldüklerim
Şiir Defterim
Bağlantılar
İletişim
Geri Bildirimler

 

28 EKİM 1946 günü Türkiye’de Balıkesir ili Sındırgı ilçesi Düvertepe köyünde Hasan Hüseyin-Hediye evliliklerinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldim. Doğduğum gün öğleden sonra tüm Türkiye’de bayraklar göndere çekildi ve ertesi gün Türkiye Cumhuriyeti’nin 23.kuruluş yıldönümü kutlandı. Ne güzel bir rastlantı!

Çocukluğum, zamanında on sekiz köyün bağlı olduğu ve hükümet konağı bulunan nahiye merkezi olan Düvertepe’de geçti. Ülkemde tek partili dönemden çok partili döneme geçişin ve iktidar değişikliğinin köyümde de coşkulu kutlamaları olduğunu hatırlıyorum.

İlkokul eğitimini 1952-1957 yılları arasında Düvertepe ilkokulu’nda aldım. İlk üç sınıfta birleştirilmiş sınıf eğitimi, dördüncü ve beşinci sınıflarda tek sınıf eğitimi uygulanıyordu. Eğitim-öğretim yılı eylül ayı ortalarında başlıyordu ve ben, pekmez kaynatma işimiz bitinceye kadar bağ evimizden okula gidip gelirdim. Eğitim-öğretim yılı bitimi mayıs ayı başlarıydı ve ben, yaz başlayıncaya kadar her gün iki kilometre kadar uzaklıktaki “sarı alan” yaylasına mandaları götürüp getirirdim (sevgili eşim manda çobanlığı yapardım dememe kızıyor). O zamanlar sarı alan yaylası harikaydı; kurt, çakal, domuz, ayı, tilki, akbaba, kartal, karga, üveyik, bülbül ve daha pek çok memeli veya kanatlı yırtıcı hayvan bulunurdu; kargalar ve kurbağalar ile bunların yavrularıyla dostluklarımız, acı-tatlı anılarımız oldu; sekizinci kardeş saydığım teyzem oğlu sevgili Metin Şentürk şimdi bunları hatırlatıp anlatınca bazen utanırız bazen güleriz. Yaz başında bağ evine taşınır ve oradaki tarlalarda orak biçme, döven sürme, bahçe çapalama ve sulama gibi işlerde çalışırdım. Ayrıca mandaları ekinleri biçilmiş tarlalarda otlatırdım. Sıtmaya yakalandığımı ve sıtma nöbetlerini tarlalarda ağaç gölgelerinde geçirdiğimi hatırlıyorum. Düvertepe’den başka, köyümüzün karşısındaki Şapçı köyünü karşıdan gördüğümü ve bir defa da iki kilometre kadar uzaklıktaki Sakarı köyüne gittiğimi de hatırlıyorum.

Ortaokul eğitimimi 1957-1960 yılları arasında Sındırgı Ortaokulu’nda aldım. Babam, ocak başı olan bir odaya bir yer yatağı, birkaç kap ve biraz odun ile beni yerleştirip köye dönerdi. Annem, ilçede pazar kurulduğu cumartesi günleri köyden ilçeye gelenlerle haftalık ekmek, yoğurt ve diğer yiyeceklerle beş lira kadar harçlık gönderirdi. Sabahları suyu kaynattıktan sonra biraz tarhana katıp karıştırarak çorba yapmayı o zaman öğrendim. Okula giderken ocağı yakıp saç ayağı üzerine, okuldan gelinceye kadar pişsin diye kuru fasulye tenceresini koyup gittiğimi hatırlıyorum. Bilinçsizlik mi çaresizlik mi cesaret mi? Arayıl tatili ya da yaz tatili başladığında bazen yaya olarak ilçeye otuz beş kilometre uzaklıktaki köyüme dönerdim. Köye vardığımda genelde annemi evde bulamazdım; tarlada işte ya da hayvanların başında olurdu. O yıllarda mandalarımız azdı ama 60-70 kadar koyunumuz vardı. Ben, Sındırgı’dan gelir gelmez eşyalarımı eve bırakıp annemden koyunların sorumluluğunu teslim alırdım ve bu sorumluluk, Sındırgı’ya okuluma döneceğim güne kadar sürerdi (sevgili eşim, koyun çobanlığı yapardım dememe de kızıyor). Tatillerde tek lüksüm, Simav çayı kıyısında bulunan tarlamıza armut toplamaya gittiğimde çayda yüzmeye çalışmaktı. Sındırgı Ortaokulu’nu 1960 yılında bitirdim ve aynı yıl 27 Mayıs 1960 ihtilali sonrası ülkemdeki değişimleri de görüp yaşadım.

Ortaokul mezunu olarak girdiğim Edirne Erkek Öğretmen Okulu giriş sınavını kazanmam üzerine Babam tarafından bu okula parasız yatılı olarak yerleştirildim. 1960-1963 yılları arasında Edirne Erkek Öğretmen Okulu’nda parasız yatılı öğrenciliğim çok iyi geçti. Staj  döneminde “bitki kökleri” konusunu anlatmak için tarlaları dolaşıp birçok bitki kökü toplayarak derse getirdiğimi ve dersten sonra sınıf öğretmeninin gözlemci arkadaşlarıma “arkadaşınız yirmi yıllık deneyimli bir öğretmen gibi ders anlattı.” dediğini hatırlıyorum. Ne güzel bir onurlandırma!

1963 yılında, henüz on yedi yaşında iken, Edirne Erkek Öğretmen Okulu’nu bitirip ilkokul öğretmeni oldum. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Düvertepe’deki adresime gelen mektuptan gıyabımda kur’a çekildiğini ve Çorum ili, Sungurlu ilçesi Müdü köyü ilkokulu öğretmenliğine atandığımı öğrendim. Süresi içerisinde görev yerime gidip görevime başladım. Bu arada girebileceğim tek sınav olan Eğitim Enstitüsü giriş sınavına kendi kendime hazırlandım. Müdü köyü ilkokulunda okulu açıp eğitim-öğretimi başlattıktan sonra öğrencileri vekil arkadaşıma teslim ederek izin aldım ve sınava girmek üzere Balıkesir’e geldim. Girdiğim Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü giriş sınavını kazanmam üzerine ilkokul öğretmenliği görevimden ayrıldım ve Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü  Fen Grubu Öğretmenliği Bölümüne kaydımı yaptırdım.

1963-1965 yıllarında Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü’nde parasız yatılı olarak okudum. Bu okulda da parasız yatılı öğrenciliğim çok iyi geçti ve hatta bölüm birincisi oldum diye mezuniyet töreninde fotoğraf albümü hediye ettiler.

1965 yılında, on dokuz yaşında iken, Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü  Fen Grubu Öğretmenliği Bölümünü bitirip orta dereceli okullarda öğretmenlik yapma hakkını elde ettim. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Düvertepe’deki adresime gelen mektuptan bu defa öğretmenlerimin takdirleriyle öğretmen okullarında öğretmenlik yapmak üzere seçildiğimi ve bu okullar arasında  gıyabımda çekilen kur’a sonucu Samsun ili Ladik ilçesi Akpınar İlköğretmen Okulu Fen Grubu öğretmenliğine atandığımı öğrendim. Süresi içerisinde görev yerime gidip görevime başladım. Artık eğitim dönemim bitmişti ve iş-meslek hayatım başlamıştı. On dokuz yaşında ilkokul öğretmeni yetiştirmeye başladım. Ne büyük onur!

Samsun ili Ladik ilçesi Akpınar İlköğretmen Okulu’nda bekar Fen Grubu öğretmeni iken, Samsun Kız Eğitim Enstitüsü Edebiyat Grubu Öğretmenliği Bölümünde okuduğu duyumunu aldığım ortaokul arkadaşım Nuriye'yi 1966 yılında gidip buldum. Bir yılda Nuriye’nin kalbini de kazandım ve 1967 yılında O okulunu bitirdikten sonra nişanlandık. Nuriye Yozgat ili Akdağmadeni Ortaokulu Türkçe öğretmenliğine atandı ve ben bir yıl süreyle hafta sonlarında Ladik’ten Akdağmadeni’ne gidip geldim. Kamyon yolculuklarını ve gazete dağıtım arabalarının ne kadar hızlı gittiğini o yıl öğrendim. Nihayet eğitim-öğretim yılı geçti ve Nuriye ile evlendik. Nuriye’nin de tayininin Akdağmadeni’nden Ladik’e olması üzerine tek odalık bir lojmanda evlilik hayatımız başladı. Neyse ki kısa süre sonra iki odalı bir lojmana geçebildik. Evli olunca baba da olunuyormuş. Sevgili kızımız Göksel’in doğumuyla bu onura da sahip oldum. Ne güzel bir duygu ve mutluluk!

Öğretmen olup ilkokul öğretmeni yetiştiriyordum, baba da olmuştum ama henüz vatan görevim askerliğimi yapmamıştım. Garip bir durum belki ama bu beni rahatsız ediyordu. Nasıl olduysa sevgili eşimle de anlaşıp askerliğimi yapmaya karar verdim ve 1970 yılında askere alınmam için askerlik şubeme başvuruda bulundum. O sırada eşim ikinci defa hamile kaldı ama ben askerlik için başvuruda bulunmuştum ve bir bebek ile hamile eşimi bırakıp askere gidecektim. Neyse 1970 yılında Ankara ili Polatlı ilçesinde Topçu ve Füze Okulunda Yedek Subay Adayı olarak askerliğime başladım. Yedek subay okulunda da hayat güzeldi. Oğlumuz Hakan’ın dünyaya gelişini yedek subay okulundayken haber aldım. Eğitim sonunda dönem birincisi oldum diye törenle saat bile verdiler. Tek hoş olmayan olay, 12 Mart 1971 Askeri Muhtırasının verilmiş olması ve sonraki gelişmelerdi. Askerliğimin geri kalan on sekiz ayını Adana’da 6.Kolordu Komutanlığı Topçu Grup Komutanlığı’nda yaptım. Askerlik bitiminde tekrar Akpınar İlköğretmen Okulu Fen Grubu öğretmenliğine döndüm. Döndüğümde oğlum Hakan on beş aylık olmuştu. Ben yokken çektiği çile ve katlandığı fedakarlıklar için Eşime minnettarlığımı ve teşekkürlerimi her zaman ifade ederim.

Çocuklarımız Ladik’te büyüdüler, lojmanda rahatımız da iyi idi ama bu arada başka yerler ve yaşam tarzları görmeden de yıllar gelip geçiyordu. Hakkımızda daha hayırlı olacağını düşünerek 1974 yılında naklen tayinimizi istedik. Kıbrıs Barış Harekatı ile birlikte bizim de naklen tayinimiz Aydın ili Germencik ilçesi Ortaklar İlköğretmen Okulu’na yapıldı. Dokuz yıl gibi uzun bir süre bir yerde kalıp alıştıktan sonra yeni bir yere yerleşmenin ve alışmanın zorlukları oluyor. Biz de bu zorlukları Ortaklar’da yaşadık ama buraya da çabuk alıştık. Ancak siyasi bunalımlı zor dönemler yaşadık. 1979 yılında kızımız Göksel Ortaokul birinci sınıfta ve oğlumuz Hakan İlkokul dördüncü sınıfta idi. İzmir’de birikimlerimizle ve borçlanarak aldığımız ev de bitmişti. Bu defa İzmir’e naklen tayinimi istedim ve İzmir İnönü Lisesi Fen Bilgisi Öğretmenliğine naklen tayin oldum. Eşim ve çocuklarımın da gelmesiyle İzmir’de kendi evimizde oturur ve yakın bir okulda öğretmenlik yaparak yeni bir yaşam sürmeye başladık. O zamanlarda İzmir’de okullarda ikili öğretim uygulanıyordu ve öğretmenlerin boş vakitleri çoktu. Pazarcılık ya da pazarlamacılık yapan özel ders veren arkadaşlarımız vardı. Ben de denedim ama beceremiyordum. Bir şeyler de yapmak istiyordum. 1980 yılında 12 Eylül Müdahalesi olmuştu ve gene değişik bir dönem yaşıyorduk. İşte 1980 yılı sonlarında bizim için kader ağlarını nasıl örmüşse birden hayatımız değişmeye başladı. Bir akşam yemeğinde televizyonda üniversitelere giriş sınavı için başvuruların ertesi gün sona ereceği anonsunu duydum. Hemen sevgili eşime biraz da şaka olarak “bak son fırsatmış, kaçırmamalıyım, başvurayım mı?” dedim. Eşim ciddiye aldı ya da bana öyle geldi “tabii ya başvursan iyi olur.” deyince bu sefer ben onun demesini ciddiye aldım. Ertesi gün ayın son günü olduğundan bizde yatıracağımız harç parası yok, çalıştığımız okulda da başvuru formu yok. Neyse kader ağlarını örmüş ya işler yolunda gitmeli. Bir dosttan bir günlüğüne borç para aldık ve bir başka okuldan form bulup başvurumu yaptım. Bundan sonra artık sınav için hazırlanmam gerekti. O zamanlar gazetelerde sınava hazırlık sayfaları vardı ve ben elime geçen her gazetenin sınava hazırlık sayfalarındaki sorularını çözmeye başladım. Öyle ki yerde gördüğüm gazete parçalarını bile alıp soru sayfası mı diye kontrol ediyordum.

1981 yılında, otuz beş yaşında iken, üniversitelere giriş sınavına girdim ve birinci tercihim olan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni 25.sırada olarak kazandım. Doğrusu bu başarıyı beklemiyordum. Belki devam zorunluluğu olmayan Hukuk Fakültesi gibi bir Fakülteyi kazanabilmeyi istiyordum. Ailemle birlikte bir durum değerlendirmesi yaptıktan ve onların da onayını aldıktan sonra kaydımı yaptırmaya karar verip 1981 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım.

Öğrencisi olduğum Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İzmir’in bir ucunda, öğretmenlik yaptığım İnönü Lisesi diğer ucunda ve ulaşım sorunu had safhada. İnönü Lisesi’ndeki yöneticilerim çok anlayış gösterdiler ve destek verdiler. Az sayıdaki derslerimi günün son saatlerine programlıyorlardı; kendilerine minnettarım. Ben, erkenden tıp fakültesine gidip dersleri alıyor ve son derslerden biraz erken ayrılıp İnönü Lisesi’ndeki derslerime yetişiyordum. Rahatlıkla söyleyebilirim ki her iki okuldan da benim görevimi aksattığım gibi şikayet  ve hatta memnuniyetsizlik olmadı. Hatta İnönü Lisesi’nde çocukları benden ders alan arkadaşlarım, çocukları benden ders aldıkları için memnuniyetlerini ifade ediyorlardı. Ne gurur verici bir durum!

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenciliğim de iyi geçti. 5.sınıfta iken kızım Göksel’in de Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanmasıyla birlikte aynı okulda okuyan baba-kız öğrenci olmamız daha güzeldi. İntörnlük döneminde stajları yapabilmek için İnönü Lisesi’nden İzmir Akşam Ticaret Lisesi Fen Bilgisi Öğretmenliğine naklen tayinimi yaptırdım ve böylece biraz daha rahat oldum. Sabredince zor günler geçiyor ve güzel günler nasıl olsa geliyor. 1987 yılında, kırk bir yaşında iken, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Tıp Doktoru olarak 11.sırada mezun oldum.

1987 yılında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Tıp Doktoru olarak katıldığım zorunlu hizmet kur’a çekiminde Rize ili Ardeşen ilçesi Tunca Sağlık Ocağı Hekimliği’ni çektim. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınan muvafakatla Eğitim Hizmetleri Sınıfı memurluğundan Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sağlık Hizmetleri Sınıfı memurluğuna geçmiş oldum. Personelimle birlikte, Kaçkar dağları eteklerindeki Tunca Sağlık Evi’ni Sağlık Ocağı olarak faaliyete geçirip hizmet vermeye çalıştık. Beş ay kadar Tunca Sağlık Ocağı hekimi olarak görev yaptıktan sonra Rize il merkezindeki 2 nolu Sağlık Ocağı Hekimliği ve Sağlık Müdür Yardımcılığı görevine atandım. Rize’de ailemden ayrı idim ve böyle giderse Rize’de uzun süre kalacağım gibi geliyordu. Tıpta Uzmanlık Sınavına (TUS) girmeyi bir çıkış yolu olarak gördüm ve aileme kavuşmak isteğiyle bu sınava girmeye karar verdim. Hazırlık için yirmi günüm, daha doğrusu mesaiden sonra kalan yirmi yarı gecem vardı ve programımı ona göre yapmıştım. Bu yirmi günde programımı aksatmadan uygulamak istiyordum. Bu arada İzmir’den Rize’ye ziyaretime gelen eşime “neden geldin?” dediğimi eşim arada sırada hatırlatır ve beni utandırır.

1988 yılında ilk kez girdiğim TUS sınavında üçüncü tercihim olan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Biyokimya ve Klinik Biyokimya Asistanlığını kazandım. 1988-1992 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı’nda Biyokimya ve Klinik Biyokimya Asistanlığı günlerim çok güzel geçti. Asistanlık süremin bitiminden sonra aynı yerde Biyokimya ve Klinik Biyokimya Uzmanı olarak Çalışmaya devam ettim. Burada Uzmanlık günlerim de çok güzeldi.

1995 yılında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Biyokimya Laboratuvarı’nda Biyokimya ve Klinik Biyokimya Uzmanı iken, hocalarımın referansıyla Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanından kuruluş halinde olan fakültelerinde öğretim üyesi olmam teklifini aldım. Hocalarımın referansları beni çok onurlandırdı. Bunu bir istek veya emir gibi düşündüğüm için Dekanın teklifini kabul ettim. Başvuru ve diğer işlemlerin gerçekleşmesiyle birlikte 1995 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Biyokimya Laboratuvarı Biyokimya ve Klinik Biyokimya Uzmanlığından Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı öğretim üyeliğine Yardımcı Doçent olarak naklen atandım. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde mezuniyet öncesi tıp eğitiminin programlanması ve Araştırma Hastanesi Klinik Biyokimya laboratuvarının kuruluş çalışmaları yaptım. Fakültede mezuniyet öncesi tıp eğitimi başladıktan sonra probleme dayalı öğrenme çalışmalarının programlanması ve organizasyonundan sorumlu birimin başkanlığı ile birinci sınıf koordinatörlüğünü üstlendim. Ayrıca Aydın Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Müdür Yardımcılığı görevini de üstlendim.

Zaman çabuk geçiyor, zor günler de. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinin kuruluş yıllarında bunaldığım, kendimi kötü hissettiğim günlerim oldu. Zorlandım ama sabrettim. Böylece sekiz yıl geçti ve bu arada doçentlik sınavına girebilmem için asgari şartları sağladığımın farkına vardım. Bunun üzerine şansımı denemek amacıyla 2003 yılı Mayıs döneminde doçentlik sınavına başvurumu yaptım. Belirlenen jüri üyesi hocalarımın takdirlerine mazhar olmuşum ki dosyamın uygun bulunmasıyla sınava çağrıldım. 16 Nisan 2004 günü girdiğim doçentlik sınavı sonunda Doçent ünvanı aldım. 2008 yılında iki onur yaşadım: Birincisi, Kurumumca Füsun Sayek Bilim ve Hizmet Ödülüne aday gösterilmem; ikincisi de öğretmen ve tıp fakültesi öğretim üyesi olarak tıp alanında verdiğim hizmet ve eğitimlerden dolayı Aydın televizyonu 15. Geleneksel Örnek Hizmet Ödüllerinden Eğitim Dalında Örnek Hizmet Ödülüne layık görülmemdir. Daha güzeli, kazandığım ödül üzerine çoğu mesai arkadaşımın "tebrik ederiz, bir ödül ancak bu kadar yerini bulur; senden başkasına verilmesi yanlış olurdu" biçimindeki ifadeleridir. Ancak ben hayatı bir okul ve kendimi de bir öğrenci olarak kabul ediyorum ve bilmediğim çok şey olduğunu düşünerek halen bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Daha daha güzeli, sevgili kızım Göksel'in bir yerel dergide hakkımda övgü dolu yazı yazması oldu. Göksel'e teşekkürler; layıksam ne mutlu bana! Daha sonra bir başka güzel olay da oldu; 2008-2009 akademik yılı fakültemiz birinci sınıf öğrencilerine beyaz önlük giydirme töreninde "Başöğretmenimiz Mustafa Altınışık" diye takdim edildim. Benim için çok büyük onur. Ancak ben tek Başöğretmen tanıyorum; ATATÜRK benim Başöğretmenim!

2009 yılı Ağustos ayında ".... Zaman çabuk geçti; 64 yaşına geldiğimde Doçentlikte bekleme sürem doldu ve çalıştığım kurumda Profesörlük unvanı için kadro açıldığını ve ilan edildiğini öğrendim. Açılan Profesörlük kadrosu için, sevgili dostların teşvikiyle başvurmaya karar vererek bu dosyayı hazırladım.

Dosyayı inceleyecek jüri üyelerinin, sonrasında diğer yetkili kurul üyelerinin ve onay makamının verecekleri kararları saygıyla karşılayacağımın, Profesörlük kadrosuna hak ediyorsam atanmayı istediğimin bilinmesini diliyorum.

En derin saygılarımla arz ederim..." sunuş yazısıyla verdiğim dosyaların incelendiği süreç sonunda, 4 Kasım 2009 günü, Profesör olduğum haberini aldım. Bundan daha güzeli, kutlayan sevgili dostlarımın "fazlasıyla hak ettin, en fazla hak edenlerden birisin; kutlarız" diye onurlandırmalarıdır. Lütfedip layık gören tüm hocalarıma ve sevgili dostlarıma teşekkür ederim.

Profesörlüğe henüz alışmakta iken, Aralık 2009 ayı sonlarında Dekanımız Sayın Prof.Dr. Öner ŞAVK'ın istifa etmesi üzerine Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Şükrü BOYLU'dan Fakültem Dekanlığına atanma teklifi aldım. Bu benim için büyük onurdu. Ancak yöneticliğin de herkesi memnun etme açısından çok zor bir iş olduğunun  bilincindeydim. Bu nedenle Sayın Rektörüme teşekkürlerimi arz ederek "şimdiye kadar kazandığım ve çok önem verdiğim, arkadaşlarımın sevgisini kaybederim endişem nedeniyle görevi kabul edemeyeceğimi bildirdim. Daha sonra sevgili dostlarım, endişelerim konusunda beni rahatlattılar, sevgili arkadaşım Sayın Doç. Dr. Eray COPCU'nun da diğer dostlarımla birlikte "fakültemizde birlik ve beraberlik, güven ve huzur ortamının sürdürülmesi için görevi kabul etmeniz gerekir, iş konusunda rahat olun, size hiçbir iş yaptırmayacağız, yardımcınız olacağız, bütün işleri biz yapacağız; başımızda siz olun yeter" diyerek ısrarcı olması üzerine teklif edilen görevi onur duyarak kabul ettim. Ancak, YÖK başkanı tarafından Fakültem Dekanlığına vekaleten atandığımı, 31 Aralık 2009 Çarşamba günü beyin damarlarında tıkanma (CVO) nedeniyle kaldırıldığım üniversitemiz hastanesinde tebellüğ ettim. Vekaleten dekanlık görevim süresince, yardımcılarım Sayın Doç. Dr. Eray COPCU, Sayın Prof. Dr. Ali Rahmi BAKİLER (daha sonra Sayın Doç. Dr. Rauf Onur EK), başkoordinatörümüz Sayın Prof. Dr. Mustafa Harun GÜRSOY, Başhekimimiz Sayın Prof. Dr. Sabri BARUTÇA'nın olağanüstü çalışmaları, Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Şükrü BOYLU'nun destekleri ve diğer tüm çalışma arkadaşlarımın yardımlarıyla, Üniversitemiz hastanesinin merkez kampüsteki yeni binasına taşınması ve açılışı, 2010 Tıp Bayramı etkinlikleri, Dekanlık ve Eğitim binamızın açılışı, 2009-2010 mezuniyet töreni ve 2010-2011 açılış töreni gerçekleştirildi. Sevgili Arkadaşım Doç. Dr. Eray COPCU'nun deyişiyle her şey yolunda giderken 8 Ekim 2010 Cuma günü ağır bir klinik tablo ile gene üniversitemiz hastanesine kaldırılıp tedaviye alındım. Anladım ki; artık çalışma hayatımı sonlandırmamın zamanı geldi. Bu arada üniversitemizde yeni dönem rektör adayı seçimlerinin yapılıp sonrasında yeni dönem rektörümüzün atanmasıyla vekaleten dekanlık göreviminden istifa ettiğimi yeni dönem Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Mustafa BİRİNCİOĞLU'na arz ettim. Onurla yerine getirdiğim görevimi devrettikten sonra yasal prosedürleri bekledim; yasal prosedürlerin tamamlanmasından sonra 1 Nisan 2011 tarihi itibariyle emekli oldum ve Kuşadası’na yerleştim. 

Yöneticilik görevim sırasında bana karşı sevgilerinde azalma olan arkadaşlarımın beni bağışlamaları için kendilerinden özür diliyorum ve tüm çalışma arkadaşlarıma "hakkınızı helal edin" diyorum.

Ben halen kendimi bir öğrenci olarak kabul ediyorum ve bilmediğim çok şey olduğunu düşünerek emeklliğim süresince de sağlığım elverdikçe bir şeyler öğrenmek için çalışacağım ve öğrendiklerimi sitemde genç yaşlı tüm dostlarımla paylaşacağım.

Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinin kuruluş yıllarındaki öğretim üyeliğimin zor günlerinde güzel olaylar da oldu. Kızım Göksel, torunum Özge’yi dünyaya getirdi. Yeni doğmuş torunumun başucunda oturup onu seyretmek, anlaşılmaz biçimde gülümsediğini görerek mutlu olmaktan daha büyük mutluluk olamaz gibi geliyor. Gene bu dönemde oğlum Hakan, İngiltere’ye gitti ve Londra’da evlenip kalarak orada yaşamayı seçti. Hakan’ın sevgili Eşi Suzi de önce Zeki ve sonra Ruben olmak üzere iki erkek torun verdi. Sarı alan yaylasındaki manda çobanı (eşimden hoş görmesi ricasıyla) çocuk, halen Adnan Menderes Üniversitesi’nde öğretim üyesidir ve torunları Londra’nın Sarı alan yaylasının birkaç misli büyüklüğündeki modern parklarında oynayarak çocukluklarını yaşamaktadırlar. Ne dersiniz?  

Sevgili Öğrencilerime her fırsatta yinelediğim sözlerimi bir kez de burada yinelemek isterim: Sevgili gençler, öncelikle birbirinizle iyi geçininiz, birbirinizi seviniz, birbirinize karşı saygılı ve hoşgörülü olunuz. Büyük lider Mustafa Kemal Atatürk önderiniz olmalıdır. O'nun ilke ve inkılaplarına sahip çıkmalısınız. O, "benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Hayatta her şey için; maddiyat için, maneviyat için en hakiki mürşit ilimdir fendir. İlim ve fenden başka yol gösterici aramak gaflettir, dalalettir, cehalettir" diyor. Bunu asla unutmayınız. Çağımız bilgi ve bilişim çağıdır. Bilgi, hızla değişmekte ve dev boyutlarda artmaktadır. Bilgideki değişmeleri iyi izlemek için çok okuyunuz, anlayınız, düşününüz, sorgulayınız, üretiniz. Böylece; eleştirel düşünmeyi ve öğrenmeyi öğrenmiş, araştırma becerisi ve iletişim becerisi kazanmış, yaşam boyu okuma alışkanlığı edinmiş, özgüvenli, etik değerleri ve topluma karşı sorumluluk duygusu gelişmiş bireyler olunuz.

Bu fani hayatta tanıdığım büyüğüm ve küçüğüm tüm insanlardan çok şey öğrendim; hepsine ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum.

 

14 Kasım 2010