Soyağacım
Home Otobiyografim Soyağacım Fotoğraf albümüm Eğitimim Yayın listem Favorilerim Sunularım Bilgi kaynaklarım Seçtiklerim İlgi alanlarım Paylaştıklarım Güldüklerim Şiir Defterim Bağlantılar İletişim Geri Bildirimler

 

Home
Otobiyografim
Soyağacım
Fotoğraf albümüm
Eğitimim
Yayın listem
Favorilerim
Sunularım
Bilgi kaynaklarım
Seçtiklerim
İlgi alanlarım
Paylaştıklarım
Güldüklerim
Şiir Defterim
Bağlantılar
İletişim
Geri Bildirimler

Koca evrende belki bir ceviz esamesinde olan yerkürede Türkiye denen ülkede Balıkesir ilinde Sındırgı ilçesine bağlı Düvertepe adında bir köy vardır.

1850 yıllarında Düvertepe’nin adı Çorum idi. Çorum ve havalisi bir sipahi paşasına verilmişti. Paşa ve maiyetindekilerin, Büyük İskender'in ülkesi Makedonya'dan  geldiği ve devlet tarafından Çorum'a yerleştirildiği söylenir. Çorum'da Paşa'nın kahyası Veli kahya diye bilinirdi. Veli kahya, toprakların işlenmesi ve hayvanların bakımını yönetir idi. Paşa'nın, maddi sıkıntıya düştüğü, Padişahtan yardım almak için İstanbul'a gittiği  ve bir daha dönmediği de söylenir.

Veli kahyanın adı Mehmet idi ve Dedeler köyünden akrabalarından Havva ile evli idi. Nur yüzlü, seyrek uzun sakallı, din bilgisi derin, hoşgörülü, kavga nedir bilmez, kendi halinde ve daima işinin başında, dertlilerin dertlerine derman yollarını gösterdiği için kendisine Veli derlerdi. Veli kahyanın 1853 yılında bir oğlu oldu ve adına Mustafa dediler; 1854 yılında da bir kızı oldu ve adına Fatma dediler.

Veli kahyanın kızı Fatma, yalnız yaşadı ve yaşlanıp bu dünyadaki süresi bitince rahmetine kavuştu.

Veli kahyanın oğlu Mustafa, sonradan Veli kahya oğlu Hacı Mustafa diye bilindi. Koca Hüseyinlerden Koca Mustafa kızı 1859 doğumlu Alime ile evlendi. Alime’nin annesi Zeliha idi.

Veli kahya oğlu Hacı Mustafa ile Koca Mustafa kızı Alime’nin 1889 yılında bir erkek çocukları oldu ve adına Mehmet dediler. Bir de Şehri adında kız çocukları vardı.

Hacı Mustafa kızı Şehri, Yakup hoca lakaplı Yakup ile evlendi.

Hacı Mustafa oğlu Mehmet, İmam oğullarından Mustafa ve Pembe kızı 1888 doğumlu Zeynep ile evlendi.

Hacı Mustafa oğlu Mehmet ile İmam oğullarından Mustafa kızı Zeynep’in 1908 yılında bir oğulları oldu ve adına Ramazan dediler; 1916 yılında bir oğulları daha oldu ve Ona da Hasan Hüseyin dediler.

Hacı Mustafa oğlu Mehmet,  birinci paylaşım denilen büyük savaşta Yemen'de şehit oldu. Şehit oluşuna tanık arkadaşı anlattı: "Mehmet benden küçüktür, bana 'dayı' derdi ama cephede aynı birlikte askerlik arkadaşıydık. Yemen'de cephede iken birgün aniden saldırıya uğradık. Tepemize yağmur gibi top mermileri yağıyordu. O mermi yağmuru altında siperlerimize koşuyorduk. Mehmet benim az önümde idi. Tam sipere geldiğimizde giriş yeri dar olduğundan Mehmet bana yol verdi ve 'dayı geç' dedi. Ben sipere atladım, fakat Mehmet biraz geride kaldı. O sırada düşen bir şarapnel parçası Mehmet'i vurdu. Mehmet'in son sözü 'dayı geç' dir." Ve biz, saygıyı böylece öğrendik. Bir başka kahramanın şehit oluşu da şöyle anlatıldı: 

Savaşın en kanlı günlerinden biri.

Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
Asker teğmene koştu ve:
-Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?
- Delirdin mi? der gibi baktı teğmen. Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.
- Asker ısrar etti ve teğmen "Peki" dedi. "Git o zaman."

İnanılması güç bir mucize. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. 

Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim.  Bu zaten ölmüş.
- Değdi teğmenim.  dedi asker.
- Nasıl değdi?  dedi teğmen.  Bu adam ölmüş görmüyor musun?
- Gene de değdi komutanım.  Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.
Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.  Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
- “Geleceğini biliyordum!”  demişti arkadaşı.
" Geleceğini biliyordum!.." 
Ve biz, dostluğu ve sevgiyi böylece öğrendik.

Hacı Mustafa oğlu Mehmet ile İmam oğullarından Mustafa kızı Zeynep’in oğlu Ramazan, Kuşçulardan Fadime ile evlendi genç yaşta hastalanıp öldü.

Hacı Mustafa oğlu Mehmet ile İmam oğullarından Mustafa kızı Zeynep’in oğlu Hasan Hüseyin, Gözeren köyünden Molla İbrahim ve Çörüm’den Tavlı oğullarından Nafia kızı Hediye ile evlendi. Daha sonra Hacı Hasan Hüseyin diye bilindi. Hacı Hasan Hüseyin,  şehit çocuğu idi malûm. Bir gün kendisine bu nedenle yetim aylığı bağlandı ve epeyce önemli miktarda birikmiş aylığı bir defada kendisine verildi. Hacı Hasan Hüseyin, bu parayla bir at aldı. At, ilk dağa çıkışında bir uçurumdan yuvarlandı ve öldü. Bunun üzerine Hacı Hasan Hüseyin, çocuklarına "Bakın evlâtlar, bu atın ölümü, alın terimizle ıslanmamış paranın bize hayır getirmeyeceğinin, haram olduğunun ispatıdır." dedi ve bir daha yetim aylığı almadı. Ve biz, kazanmak için alın teri dökerek çok çalışmak gerektiğini böylece öğrendik.

Hacı Hasan Hüseyin ile Hediye'in dokuz çocukları oldu: Şengönül, Erdoğan, Özer, Mustafa, Zeynep, Mehmet, İbrahim, Ayşe, Ramazan. Hacı Hasan Hüseyin ile Hediye, Şengönül, Erdoğan, Özer, Ayşe şimdi ebedi istirahatgahlarındadırlar.

Şengönül, önce Kazım çavuşlardan Kazım ve Dudu oğlu Sait ile evlendi. Birçok çocukları oldu fakat hiçbiri yaşamadı. Şengönül daha sonra Balıkesir’den Celil ile evlendi, Hatice adında bir kızları oldu. Hatice yaşadı ve Hakan ile evlendi; Zümra adında bir kızları vardır.

Erdoğan, bebekken öldü.

Özer, büyüdü, okudu, subay oldu ve Mustafa Şekip ve Gülfidan kızı Hamdiye Oya ile evlendi. Özer ile Hamdiye Oya’nın üç çocukları oldu: Canan Gülfidan, Ertuğrul ile evlendi, Mert adında bir erkek çocukları vardır. Hediye Gülgün, Bülent ile evlendi, Elif Naz adında bir kız çocukları vardır. Cem Gökhan, Arzem ile evlendi. Özer, subaylıkta Tümgeneralliğe kadar yükseldi ve sonra emekli oldu. Yakalandığı hastalıktan kurtulamaması sonucu erken yaşta ebediyete göçtü; ışıklar içinde olsun.

Mustafa benim. Otobiyografimi sayfasından okuyabilirsiniz. İlgilenenler için buraya  da birkaç not düşmek istiyorum. Kur'ân-ı Kerîmi okudum; Hazreti Eyyub'den sabretmeyi öğrendim. Hz. Muhammed'in hayatını okudum:

“Bir gün ashab, Hz. Muhammed’den Hz. Ali’yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz. Muhammed o anda orada bulunmayan Hz. Ali’yi çağırmaya adam gönderdi ve orada bulunanlara sordu:

Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız?

Cevap verdiler:

-Yine iyilik ederiz.

-Yine kötülük yapsa?

-Biz yine iyilik ederiz. Yine kötülük yapsa?

Ashab cevap vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle karşılık vermesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.

Bu sırada Hz. Ali geldi. Hz. Muhammed, Hz. Ali’ye sordu:

-Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?

-Yine iyilik ederdim.

-Yine kötülük yapsa?

-Yine iyilik ederdim.

Hz. Muhammed soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da “yine iyilik ederdim” diye cevap verdi.

Ashab,

-Ya Resulullah, Ali’yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler". Hoşgörüyü böylece öğrendim. Nazım Hikmet'i okudum:

".......

Namussuzun biriydi Mansur,

                       muhakkak.

Düşmana satılmıştı,

                        orası öyle. 

Kaç kişinin başını yedi,

                        malûm.

Ama ne de olsa

mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.

Demek istediğim,

böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp

ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit 

                                                        üzüntü çekmemek için,

            ya insanda yürek dediğin taştan olacak,

        yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin.

Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,

                                fakat namuslu.

Ne malûm? dersen:

Dövüştü pir aşkına,

yaralandı birkaç kere

ve saire.

Ve kavga bittiği zaman

ne çiftlik sahibi oldu ne apartıman.

Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,

            kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan". Namuslu olmayı böylece öğrendim. Rudyard Kipling'i okudum:

“Eğer bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
Ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
Eğer sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
Ve onların güvenmeyişini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten yorulmazsan;
Ve ya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen;
Ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan;
Bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal kurabilir de hayallerine esir olmazsan;
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen;
Eğer zafer ve mağlubiyet ile karşılaşır
Ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından 
Ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen;
Ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür 
Ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
Ve bir yazı tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
Ve kaybedip yeniden başlayabilir
Ve kaybın hakkında bir kelimecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer kalbini, sinirlerini, kaslarını yıprandıktan sonra bile işine yaramaya
Zorlayabilirsen;
Ve kendinde "dayan" diyen bir iradeden başka bir güç kalmadığı zaman
Dayanabilirsen;
Eğer kalabalık topluluklarda konuşup onurunu koruyabilirsen;
Ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitemezse;
Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı, altmış saniye koşarak
Doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir.
Ve dahası 
Sen bir insan olursun oğlum". İnsan olmayı ve özgüveni böylece öğrendim. 

Sevgili Turgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler" kitabını okudum:

".......

BELENTEPE'nin ön yamacındaki yüksek ve sık çalılar, top ateşi yüzünden tutuşmuştu. Subaylar ve askerler hiç duraksamadan bu alevlere daldılar. Kimi yanarak şehit oldu, kimi alevlerin içinden ok gibi geçip siperlere, direnek merkezlerine girdi". Cesareti ve vatanperverliği böylece öğrendim.

Burada saydığım ve saymadığım tüm güzel meziyetleri kazanmamı ve böylece Mustafa olarak yetişmemi sağlayan anem ve babamın şahsında tüm ailem bireylerine, ilkokul öğretmenim İbrahim Köseoğlu'nun şahsında tüm ilkokul öğretmenlerime, ortaokul öğretmenim S.İsmetullah Emren'in şahsında tüm ortaokul öğretmenlerime, öğretmenokulu öğretmenim İhsan Kurt'un şahsında tüm öğretmenokulu öğretmenlerime, eğitim enstitüsü öğretmenim Orhan Aksoy'un şahsında tüm eğitim enstitüsü öğretmenlerime, tıp fakültesi hocalarım Fatma Zehra Kutay, Oya Bayındır, Biltan Ersöz, Gülriz Menteş, Sermet Erlaçin'in şahsında tüm tıp fakültesi hocalarıma, değişik kurumlarda birlikte çalıştığım tüm mesai arkadaşlarıma, değişik okullarda birlikte okuduğum tüm öğrencilik arkadaşlarıma çok teşekkür ederim; ebedi istirahatgâhlarına çekilmiş olanlar altın ışıklar içinde olsunlar, hayatta olanlar sağlıklı uzun bir ömür sürsünler. 

Ben, dostlar arasında sevgili kadim dostum Sadun'a  şöyle diyorum: "Mustafalara dikkat etmek gerekir. Tarihteki dört Mustafayı hatırlayınız. Birinci Mustafa, Muhammed Mustafa idi; kabilesinin dinini ortadan kaldırdı, islamiyeti kurdu ve Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V.) oldu. İkinci Mustafa, Mustafa Kemal idi; vatanını kurtardı, cumhuriyeti kurdu ve Mustafa Kemal Atatürk oldu. Üçüncü Mustafa, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesi Prof.Dr. Mustafa Gürel idi; emekli olacağım diyordu, rektör oldu. Dördüncü Mustafa, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Mustafa Altınışık idi; emekli olacağım diyordu,  doçent oldu". Olaylara bazen böyle espirili yaklaşmayı nasıl öğrendim çözemedim. Nazım Hikmet,

"Türk Köylüsü

Topraktan öğrenip

                kitapsız bilendir.

Hoca Nasreddin gibi ağlıyan

                Bayburtlu Zihni gibi gülendir" diyor. Belki de bu özelliğim, köylü olmamdan ileri geliyordur. Ne bileyim? Otobiyografimi okuyanlar evliliğim, çocuklarım ve torunlarım hakkında bilgi sahibi olmuşlardır. Burada biraz ayrıntı vermeliyim. Mustafa büyüyünce Kaşif ve Ferizat kızı Nuriye ile evlendi. Mustafa ile Nuriye'nin Göksel ve Hakan adlarında iki çocukları oldu: Göksel, tıp fakültesini bitirdi ve pratisyen hekim oldu, sonra ihtisas yaptı ve göğüs hastalıkları uzmanı oldu, sonra Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde doçent oldu. Göksel, Ayhan ve Ülker oğlu Esat  ile evlendi. Göksel ile Esat'ın Özge adında bir kız çocukları oldu. Özge şimdi ilköğretim okulunda ve annesinin şiir kitabını (KIVILCIMLAR. Yazan: Doç. Dr. Göksel KITER) okuyor. Özge, 11 yaşında piyano sahibi oldu ve beste yapmaya bile başladı; biz de onun bestelerini dinleyerek mutlu oluyoruz. Hakan, Mühendislik fakültesi Maden Mühendisliği Bölümünü bitirdi ve Maden Mühendisi oldu, daha sonra doktorasını yaparken Londra'ya İngilizce öğrenmeye gitti, Londra'da Ken ve Jean kızı Suzie ile evlendi ve orada kaldı, bilgisayar eğitimi aldı. Hakan ile Suzie'nin Zeki ve Ruben adlarında iki erkek çocukları oldu. Zeki şimdi ilkokula gidiyor. Ruben de öyle.

Zeynep, büyüdü, Bilal ve Emine oğlu İsmail Metin ile evlendi. Zeynep ile İsmail Metin’nin dört çocukları oldu: Bilal, teknik liseyi bitirdi ve teknik eleman oldu, Kaniye ile evlendi. Bilal ile Kaniye'nin Gizem adında bir kız ve Metin adında bir erkek çocukları vardır. Hasan Hüseyin, polis oldu, Günnaz ile evlendi, Hatice adında bir kızları vardır. Özgür, sağlık memuru oldu; sağlık memuru iken açık öğretim fakültesi kamu yönetimi bölümünü bitirdi; KPSS'ye hazırlanıyor ve kaymakam olmak istiyor, kaymakam olamazsa mali müşavir olmayı istiyor; Melek ile evlendi, Zeynep adında bir kız çocukları vardır. Emine, meslek yüksekokulu elektronik bölümünü bitirdi, askeri memur oldu; askeri memur iken açık öğretim fakültesi kamu yönetimi bölümünü bitirdi; KPSS'ye hazırlanıyor ve kaymakam olmak istiyor, kaymakam olamazsa mali müşavir olmayı istiyordu; mali müşavir Erdem ile evlendi.

Mehmet, büyüdü, Aydın ve Gülşen kızı Neriman ile evlendi. Mehmet ile Neriman’ın iki çocukları vardır: Hasan Hüseyin, astsubay oldu ve daha sonra da subay oldu, şimdi pilot ola yolundadır. Özlem, eğitim fakültesi sınıf öğretmenliği bölümünü bitirdi, şimdi Bolu ili Mudurnu ilçesinde ilköğretim okulunda öğretmenlik ve aynı zamanda yüksek lisans yapmaktadır. Mehmet, vergi dairesi şef memurluğundan emekli oldu.

İbrahim, büyüdü, Feyzullah ve Ferdane kızı Nezahat ile evlendi. İbrahim ile Nezahat’in bir erkek çocukları vardır: Fatih Umut, Spor Yüksekokulunu bitirdi, Sevilay ile evlendi, Manisa Spor İl Müdürlüğünde görevlidir. İbrahim, Burdur vergi dairesi müdürlüğünden emekli olmak üzeredir.

Ayşe, bebekken öldü.

Ramazan, büyüdü, önce ilkokul öğretmeni sonra banka memuru oldu, Mustafa-Ender kızı Mürvet ile evlendi. Ramazan ile Mürvet’in iki çocukları oldu: Mustafa Melih, İstanbul Teknik Üniversitesi Genetik Mühendisliği Bölümünü bitirdi. Fatma Ece, Üniversite öğrencisidir. Ramazan, banka memurluğundan şube müdürlüğüne kadar yükseldi, halen Ziraat Bankası Balıkesir-Akıncılar Şubesi Müdürüdür.